31 Ocak 2012 Salı

How Pearl Putton Was Kidnapped / Katherine Mansfield (kısa öykü)

Pearl Button küçük bir kız ve bu hikaye de onun kaçırılışının hikayesi. Bu olayın "kaçırılma" olduğunu öykünün adı söylüyor yoksa Pearl'e sorsanız size nazik bir davet aldığını söyleyecektir.
Çocuk aklımızla bakabilseydik bu dünyaya, ki o şansı kaybettik ama yeniden kazanabiliriz, bizi seven insanların peşinden mutlaka giderdik. Nazik davetleri reddetmezdik. Korkular, kötü insanlar, derin acılar hep büyüklerin dünyasında kalırdı. Kimse bize kötü bir şey yapmazdı. Büyüklerin dünyası gerçeğin dünyası demek. Gerçeğin dünyası şehirler, binalar, yanlış yapmalar ve üniformalardan oluşur.
Hikayeler anlatan ve gülmeyi seven insanlar bizi gerçeklerden kurtarabilir. Onları yüksek mevkilerde etrafa emirler yağdırırken göremezsiniz. Koskoca bir holdingde sizi gerçeğin sıkıcılığından ancak oranın temizlikçi teyzeleri kurtarır. Çocuk aklımızla müdürlerden çok şöförlere yakın durmamız bu yüzdendir. Çocuk aklı sıkıcı hiyerarşilerin en altındaki yüce ruhlara yakındır. Zengin ya da fakir olması fark etmez. Dışarıda duranların anlatacak hikayeleri çoktur ve her şeyi basitleştiren sihirli bir formülleri vardır. Sizi olduğunuz gibi kabul ederler ve bunu kimseyi uğraştırmadan ya da gösteriye dönüştürmeden yaparlar.
resim: william adolphe bouguereau

26 Kasım 2011 Cumartesi

Acemi Eğitimi - Can Kozanoğlu

Bir anı kitabından en büyük beklentim gülmektir. Belki şu anda abartıyorum ya da tek yönlü bir insan olduğumu keşfettim ama anılarla ilgili diğer bütün kriterler benim için ikincil önemdedir. Yazan kişi gerçeğe sadık mı kalmış, anlattığı insanlara saygı duymuş mu ya da hayata neresinden bakmış beni o kadar da ilgilendirmez. Eğer komik bir hikaye varsa onu mutlaka okumak isterim. Sonrasına sonra bakarız...
Tolstoy'un sözü gelir aklıma bazen: "Bütün mutlu aileler birbirine benzer. Oysa mutsuz ailelerin her birinin kendine özgü bir mutsuzluğu vardır."
Bence bunlara ek olarak bir de komik aileler vardır. Kendi hallerine o kadar gülmezler ama onların içinden birisi çıkıp da o kadar komik bir şekilde anlatır ki yaşananları, artık her şey komiktir. Ben bizim ailelede de eskiden beri öyle bir potansiyel görürüm ama o komediyi yeşertecek bir kardeşim olmadı hiç. Malum komedi çoğul bir şeydir. Yanında senin gibi biri olup da "bak çok komik değil mi?" diye gösteremezsen sen de gülmezsin. Sıkılırsın.
Hiç bir bölümde sıkılmadan okudum. Çok güldüm.
Avukat bir anne ve hakim bir babanın üç çocuğuyla Adana'dan İstanbul'a taşınmaları bile komedi malzemeleriyle doluydu. Ailenin çevresindeki karakterlerin hepsinin ortak özelliği başka bir insana benzememe konusundaki gayretleriydi. Hepsi gerçek bence. Bence öyle!

21 Ağustos 2011 Pazar

Rise of the Planet of the Apes

21. yüzyıla geldik hala kanseri yenemedik, hala açlıktan ölen insanlar var, hala dolmuş denen bir şey var, hala "ne olacak Fener'in hali" diye konuşuyoruz. Sanki zaman her şeyi çözecekti de çözemediği için yaşadığımız yüzyıla kızıp duruyoruz. Benim de işte kendime göre böyle bir cümlem vardır. Nedense zaman içinde yok olup kötü bir hatıra olarak hatırlanacağından emin olduğum hayvanat bahçelerinin 21. yüzyılda nasıl olup da hala var olduğunu anlayamam. Sanki insanlığın şu evresinde bir çeşit akıllanma yaşayıp, herhangi bir canlıyı seyirlik yapmak için kafese koymanın canice bir hareket olduğunu anlayacaktık. Olmadı...
Çocukların nasıl şiddete eğilimli olduklarını merak ediyoruz ama bir çocuğun hayvanat bahçesine götürüldüğü anda bir başka canlıya şiddet uygulamanın son derece normal olduğunu kabul edeceğini düşünmüyoruz galiba.
Hayvanlarla ilgili distopik bir evren yaratılsa mevcut dünya düzeninden daha iyisini yazmak hiç kolay olmazdı: Yaşadıkları ortamı terk etmeye zorlanıyorlar, "evcil hayvan" diye bir kategori altında arkadaşlarından ve ailelerinden soyutlanarak insan için bile iyi olduğu tartışmalı olan binalarda yaşamaya zorlanıyorlar, işkence görüyorlar, üzerlerinde her türlü deney yapılıyor ve de sergilenmek için kafeslerde tutuluyorlar. Tabii bir de düzenli olarak yeniyorlar ama o konu biraz karmaşık.
Eğer insanlar için distopik bir evren yaratılmak istenseydi o zaman hayvanların yukarıda sıralanan muamelelere isyan ettikleri bir hikaye yazılması gerekirdi. Türkçe'deki gösterim adıyla bir insanlık kabusunu çağrıştıran "Maymunlar Cehennemi" tam da böyle bir kısa çöp hikayesi. Devran dönüyor ve kısa çöp "benim bir alacağım vardı" diyor.

7 Ağustos 2011 Pazar

çek ordan bir acılı padua

Mevzu şudur: İtalya'nın nazik köşelerinden Cittadella'nın narin belediye başkanı kentte kebap satışını yasaklamış. Tabii oralarda neler yaşandığını bilemeyiz belki beyefendinin hakkı vardır.
Ancak kebabı yerin dibine sokan bu muhterem, tüketmekte ısrarlı olanlara nedense Padova'ya gitmelerini önermiş. Orası sağlıksız gıda memleketi mi oluyor da böyle bir öneride bulunuyor onu anlayamadık.
Nacizane küçük bir Padova ziyaretimiz olduğu için biz de bölgeden gözlemlerimizi paylaşalım ve Padova'nın kebap kültüründeki yerini tespit edelim istedik.
Buyursunlar efendim aile salonumuz mevcuttur:

 İşte meşhur kebap pazarı!








Aşağıda görüldüğü üzere her yer kebaplık et dolu!
Üstte meşhur kebapçı teyze Maria Antonietta!





Sağda Padova'da pek bilinmediği için yerli halkın "bu nedir böyle?" şeklindeki şaşkın bakışlarına maruz kalan "makarna" çeşitleri...

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Mildred Pierce

1930'ların Amerika'sı ekonomik bunalımın yoğun olarak hissedildiği yıllar. Yalnız bir anne olarak böyle bir dünyada ayakta kalmaya çalışmak hiç kolay değil. Herkesin iş aradığı, kadınların çalışma hayatına mümkün olduğunca sıradan işler yaparak girmeye başladığı bir dönem yaşanıyor. Para kazanmak için "saygın" bir mesleğiniz yoksa insanlar size konumunuzu çok net olarak hatırlatıyor. Cafelerde, restoranlarda çalışan garsonlar adeta bir önceki yüzyıldan devreden köle ikramiyeleri gibi muamele görüyorlar. Bu durum hala değişmiş değil ya neyse.
Böyle bir dünyada hizmet sektöründe çalışmak için gayet geniş bir insan olmak gerekiyor. Mildred Pierce'da ise genişlik yerine bolca gurur mevcut. Kocası başka bir kadın için kendisini terkedince iki küçük kızıyla geçimini sağlamak zorunda kalıyor. Garsonluk yapıyor ama bu utanılacak durumu büyük kızından saklıyor. Bu kadar gururlu büyüyen kız da en azından gurur konusunda annesinden geride kalmadığını gösteriyor.
Mildred'ın kariyeri, kısa süren bir garsonluk serüveniyle başlıyor ama onun yemek konusundaki yetenekleri sayesinde bu noktadan çok ilerilere gidiyor. İçki yasağının kalkmasıyla birlikte Amerika'da dışarıda yemek yenecek, zaman geçirilecek mekanlara duyulan ihtiyaç artıyor. Mildred da bu dönemin ihtiyaçlarını görüyor ve işi oldukça büyütüyor.
Bir film izlerken yalnız, boşanmış bir kadın karakter varsa hangi konularda zorluk çekeceğine dair bazı beklentilerimiz oluyor. Bu beklentiler, klasik tabirle cinsiyetçi bir toplumsal düzende kadının hep aynı tür engellerle karşılaşacağını düşündürüyor. Elbette dünya kimseyi döneminin baskıcı ortamından kayırmıyor ama derinlikli bir karakterin iç dünyasında sıradan toplumsal baskıdan daha fazlası da oluyor. Bizim kahramanımıza da hayat sağ gösterip sol vuruyor. Zaten bu dizinin iyi yanı beklentilerin karşılanması yerine, Mildred'ın güçlü bir kadın olarak hiç beklemediğimiz yerden aldığı darbelerle mücadele etme direncini anlatması.
Dönem dizilerinin benim en çok keyif aldığım yanlardan biri olan şehir görüntüleri ya da genel dış mekan çekimleri görece az da olsa prodüksiyon kalitesi yüksekti. Görüntüler gayet başarılıydı. Bazı bölümlerde hikaye durdu, karakterler durdu, anlatının zamanı durdu, biz de dizi izleme noktasından çıkıp o dünyaya kapı aralığından bakar gibi izledik karakterleri. Şaşırdık tabii, ne acayip hayatlar varmış dedik!

8 Nisan 2011 Cuma

I'm Over All That - Shirley MacLaine


Shirley MacLaine son kitabında Türkiye'den söz etmiş. Ben de kitapta sinema ile ilgili bir şeyler bulurum diye karıştırırken aşağıdaki satırlara rastladım. Konuyla ilgilenenlere, üzerine konuşmak için çok malzeme vermiş galiba ama detaylara girmediği için biraz "doğudan esintiler" boyutunda kalmış. İşte Shirley'e esenler:

"Türkiye'de, milattan sonra 553 yılında, Bizans İmparatoriçesi Teodora'nın İncil'deki yeniden canlanma (reenkarnasyon) ile ilgili öğretileri ayıklattığı Konstantinopolis'de, Ekümenik Katolik toplantılar düzenlendiğinden haberim oldu. Teodora tek başına spiritüel tarihimizi yok etmiş. Geçmiş yaşam deneyimlerimden birinde kendimi Türkiye'de bir Paşa'nın evinde yaşayan bir harem kızı olarak görmüştüm. İçinde bulunduğum kısıtlanmışlık ve özgürlüğümün olmamasının hatırası midemi bulandırmıştı. Bu deneyim sayesinde büyük dinlerin nasıl kesiştiğini öğrendim ve Koptik Hristiyanların Müslümanlarla barış içinde yan yana nasıl yaşadıklarına şahit oldum."

Not: Paragrafın her cümlesi ayrı bir telden çalıyor. Hızlıca çevirirken yanlış mı anlıyorum diye üç beş kere okudum. Dağınık olduğuna karar verip bıraktım. Son cümlede aniden olayı dinlerin kardeşliğine bağlaması iyice kopuk olmuş. Esenler esmiş!

"In Turkey, I learned of the Catholic ecumenical meetings held in Constantinople in AD 553 where the teachings of physical reembodiment (reincarnation) were struck from the New Testament on orders from Empress Theodora of Byzantium. She single-handedly erased our spiritual history. I had a past-life experience as a harem girl in the home of a pasha in Turkey and became physically nauseous with the memory of my confinement and lack of freedom. I learned how the major religions intersect and witnessed Coptic Christians living peacufully side by side by Muslims."
p. 30-31
I'm Over All That - Shirley MacLaine - Atria (April 5)
Türkiye'de MacLaine kitaplarından en çok Akaşa Yayınları basmış. Reenkarne sevenler buyursun.